viskosite

viskosite.com daha sık güncellenebilmek ve yeniden ayağa kalkmak adına

http://viskosite.blogspot.com adresine taşınıyor!Kısa bir süre sonra burada bulunan yazılar ve daha nice yenileri yeni adresimizde sizlerle olacak. Ancak dahası bu adresimiz de evi boşaltıp eşyaları yerleştirdikten sonra yeni adresimize yönlenecek. Dolayısıyla şimdilik yeni aresimiz olan viskosite.blogspot.com adresinden, pek yakında ise yine bu adresten bize ulaşabileceksiniz.

 Viskosite yazarı olmak istiyorsanız palanthaser@viskosite.com adresine derdinizi anlatan bir e-posta atmanız yeterli.

 Tekrar merhaba!

Şekil 1a.’da görüldüğü üzere Avrupa görmüş, medeniyette okumuş aman efendim öğlen yemeklerinde şarap içmiş bir insan olmama rağmen hala adam gibi başlık yazmayı öğrenememiş durumdayım. Doğal olarak her eli kalem tutan insanın takıldığı anlarda yaptığı üzere eski defterleri açıyorum ve tabiri caizse “cepten yiyorum”. Takdir edersiniz ki “geziYORUM” şeklinde gelmiş geçmiş en ezik başlığı atmak da bana yakışmaz.

Barselonaya gittik. Gördük. Elimiz cebimizde etrafta öyle aptallar gibi dolaştık. Sonra paşa paşa evimize döndük. Hay allah. Evim dediysem yanlış anlamayın. İtalya’da yaşıyorum da ben. Eheh. (Ah! Abi ne vuruyosun?) bu arada bu yazı gerçekten bir fiyasko olabilir ve palanthaser kesip biçip hatta en baştan yazabilir. Site onun değil mi kardeşim çok da umrum.

İtalya gezisi yazısını okuyanların gözünden kaçmayacağı üzere ben yine turistik bir olaya pek giremedim. Ordan burdan duvar fotoğrafları gösterip, harcadığım avrolarca paradan bahsedeceğim.Parça parça anlatma kolaylığından yine faydalanalım ve önce şehir ile ilgili genel bilgi, ardından turistik olanaklar, ardından da şehrin ruhundan, kişisel izlenimlerden falan bahsedelim. Yeter bu kadar giriş. Uçurtma yazıya başladı. Aydur:

Barselona’ya ucuz uçuş yapan şirketler Girona denen havalimanına iniş yapıyorlar ve bu mekan İstanbul-Sabiha Gökçen tadında bir havayı yaşatıyor ilk başta. Yalnız ne gariptir bir saat boyunca durmadan gidiyorsunuz bir köprü geçmiyorsunuz. Kıta da değişmek bilmiyor yahu. Eheh. Neyse. Girona – Barselona servisleri 12 avroydu içime evlat acısı gibi çöktü çünkü uçağa gidiş-geliş 35 avro vermiştim. Neyse ki bu üzüntüm, barselona sınırlarına girdiğimi bana haber veren ve yüzümde “ıssı ıssı” şeklinde bir gülümseye neden olan o meşhur penis misali aynalı binayı görünce geçti gitti. Çok afedersiniz güzelim şehrin ortasına “baam” diye koymuşlar. Bakınız resim 1.resim1

Bu nadide şehirin belki de en karakteristik özelliği en güzel bölgelerinin (İtalyanlar “frazione” diyor) “L’Eixample” adı verilen ve sekizgen bloklardan oluşan gayet büyük bir “ek” bölge ile ayrılması. Genel anlamda yerleşim bu bölgede ve ulaşım bizim e-5 kara yolu kadar geniş sokakları sayesinde inanılmaz rahat. Yalnız ne gariptir ki aşmış metro sisteminin varlığı karayolunu unutturuyor.

İlk bakışta Barselona bir san’at, bir est’etik, bir “negzel yer lan”, şehri. Özellikle şehirle artık özdeşleşmiş mimar Gaudi’nin eserleri görmeye değer. Şehrin dört bir yanında adamın emeği var. Ha bu arada konu değişmeden hazır mimarideyken söyleyelim, 1900’lerin başında bu bölgeleri birbirinden ayırma fikri ortaya atılmış. Ayırma değilde daha çok bir, “yükünü alma,yeni bir yerleşim bölgesi yaratma” fikri. Yani asıl tarihi bölge olan Catalunya yahut benim en çok sevdiğim bölge olan Gràcia baya bi önceleri de orada imiş. Gaudi’nin eserleri hem Eixample’de hem bu eski bölgelerde görülebiliyor. Tüm bu “ammmaaan, moderniizzmm, awww ne gadderr modereeniz laaan” seslerinin arasından çıkıp aklıma kazınan şey şu oldu: Barselona aslında ciddi anlamda kasıntı bir şehir. Barselona bir Fatih Terim bence. Iyi, güzel, eyvallah… Ama ne bu poz be abi.

Etrafta İspanyolca yahut Katalanca’dan çok İngilizce ve Fransızca duydum. Şeyh uçmaz müritleri uçurur derler ya. Öyle. Turist kaynıyor yılın her zamanı.

Gece hayatı inanılmaz. “Sabahın ilk ışıklarına kadar” insanlar çılgınlar gibi zıplıyor, dans ediyor, eğleniyor.

-Hello Emili. Hav maç iz yort sikört?

-Get dı fak oudda may fays! (britiş eksınt yaptı bacım)

-Ee, diyor ki, istersen daha pahalıları var evimde gösterebilirim. Hahah teşekkür ediyoruz emiliye. Feridun ne dedi lan? (Haah, şimdi oldum iyice)
Sokaklarda yürürken bu kent, bana huzurlu hissettirdi kendimi. Sıradan bir avrupa şehrinde (valla ben de filmlerden biliyorum) görebildiklerimizin yanında birşeyler daha var burada. Mesela Paris’le yolda karşılaşsa Barselona tüm o Picasso müzesini, Salvador Dali’sini bi kenara bırakıp bi omuz koyar Paris’e, Paris dönüp de bakamaz bile. Anlatabildim mi?

Gezilmeye değer yerleri yazalım geçelim, hala bir turist olamadım ama siz viskosite okuyucuları için prensiplerimden taviz veriyorum bak:

La Sagrada Familia (bkz. resim2): Hayatımda gördüğüm en muhteşem yapı. Gaudi tarafından tasarlanmış. 2012’de inşaası bitecek. 30 senelik bir inşaa aşaması olacakmış. Onlarca sanatçıya, filme vesaireye ilham kaynağı olmuş bir yapı bu. Hergün ortalama dörtbin (4000) kişi tarafından ziyaret ediliyor.(oha)

Casa Batlló: Bu aslında sadece bir ev. Yine Gaudi’nin bir eseri. Yalnız çatısının bir ejderha sırtı olduğunu söylersem sanırım bir fikir oluşturabilirim. Benim evimin çatısında izocam var, adam ejderha sırtı yapmış. Bişey demiyorum.

Ciutat Vella: Bu bölge komple sanat ve hayat ile dolup taşan bir yer. “Şehrin kalbi” deniyor bir bakıma.üç bölgeye ayrılıyor:

Gotik Çeyrek: Bu bölgede Ortaçağa ait Katedral, Rei sarayı görmeye değer binalardan.

La Ribera: Picasso’nun deli bakışlarını sürekli üzerinizde hissedebildiğiniz olağanüstü müze, Barcelona’nın en güzel gotik kilisesi olan Santa Maria del Mar göze çarpan iki turistik yer. (Yalnız popülizm yapıcam diye iyice maymun oldum. Bitse de gitsek şu turistik bölüm)

La Rambla ve El raval: Burası Barselona’nın İstiklal Caddesi. İşte tam buraya geldiğimde anladım İstanbul’un dünyanın en gral şehri olduğunu. Açık açık söylüyorum: Tırt, Tırt, tırt. Bu kadar iyi pazarlanan bir tırtlık görmedim ömrü hayatımda. Bi de Grup Laçin var işte. O kadar. İnsanlar bir aşağı bir yukarı yürüyor, sokak müzisyenleri, tiyatrocuları, ressamlar falan. Hayır daracık kısacık bi yol, insanlar deliriyor “Ay ramblaya gidelim, zenci gelmiş rambla’ya” diye. La havle.

Bu kadar geyikten sonra postmodern bir aykırılık yapıyorum ve yazının içine Barselona’da yürümekten yorulduğumda, kenara oturup not defterime yazdıklarımı koyuveriyorum:

“ …Durmadan yürüyorum. Barselona’nın o sekizgenlerden oluşan tipsiz bölgesinden uzaktayım. Burada güvercinler daha bir sakin, binalar daha müzik dolu. Katedralin yanından geçiyorum. Hafif bir gitar sesi. Etrafı sokaklar ile kuşatılmış bu meydandan tek çıkış gökyüzü gibi. Benim etrafımı saran sokaklarsa müzikten yapılmış sanki. Attığım her adım, içimde sevmediğim her varlıktan yahut yokluktan uzaklaştırıyor beni.

Birkaç saat önce yağan yağmurdan geriye kalan sadece boz bir gökyüzü. Yerdeki sigara izmaritleri ve var ile yok arası çamur bana dükkanlarda bedavaya verseler almayacağım boğa resimli onlarca eşyadan daha parlak daha ışıl ışıl geliyor. Güvercinler etrafta dolaşıyor. İnsanlar onları görmeden ve sadece şans eseri onlara basmadan geçip gidiyorlar. İnsanlar yürüyorlar ve aslında tek yaptıkları da bu.

…Komik. Bir ispanyol gitarına adımlarımla eşlik ettikten sonra oturduğum yere bak. Bir türk dönercisi. Kürkçü dükkanı. Candan Erçetin. Peh. Bir de bununla ilgili gezi yazısı yazıcaz sözde…”

Barselona bana bu yazıdan çıkarılabileceği üzere belli miktarda bir melankoli yaşattı. Yalnız, ertesi gün güneş açınca kendimi büyük bir parkta hippilerle gitar, tamtam, dijirudu gibi aletlerle jam session yaparken buldum. Ehe ehe diye yavuşak yavuşak gülüyordum.kolomb

Güzel memleket. Neşeli insanlar. Temiz çevre. Falan fıstık. Sorun ne biliyor musunuz? İstanbul’dan sonra insan hep eksik hissediyor kendini. Nasıl desem, mesela Uma Thurman’la yattıktan sonra bana Paris Hilton’u getirmişler gibi. (Naaptım lan)

Neyse annem, bu gezi yazısı da böyle darmadağın paramparça bişey oldu. Umarım zevkle okuyabilmişsinizdir. Bu aralar konsantrasyonda problem yaşıyorum. Gezilmesi gereken bir kaç şehirden biri Barselona. Elinde martinisiyle “Ahaha, şekerim geç barok dönem eserlerinden aldığım tadı hiçbir Mozart ezgisinden alamıyorum” tribinde bir insansanız güzel. Hayattaki en büyük zevklerinizden biri bir vapurun arkasına görünmez iplerle martı bağlamaksa sizi açmayabilir. Beni açmadı. Bitti, dağılın.

Not: Bu arada kesin sorulacaktır: İspanyol kızları da teklif etmiyor.(iyice sap kaldık, badak olduk mk.) Bir ay sonra İrlanda’dan gelişmelerle tekrar beraber olacağız. Hoşçakalın, esen kalın. Tabana kuvvet.

 Bildiğimiz gibi komedi filmlerinin ünlü yüzü Jim Carrey bir süredir ciddi işler yapıyor. Eternal Sunshine of the Spotless Mind ile herkese yeteneğini gösteren ve sadece bir komedi oyuncusu olmadığını vurgulayan Jim Carrey’nin değişen kariyerinin son ürünü işte bu film.

konusunu şöyle özetleyebiliriz:

walter sparrow işinde gücünde, mutlu bir aile yaşantısı olan bir adamdır. bir gün üstüste gelen rastlantılar eseri karısı ona doğumgününde the number 23 isimli bir kitap armağan eder. kitap walter’da bir saplantı haline gelir. kitabın hayatını anlattığını düşünen walter çileden çıkar, aile yaşamı bozulur vs. daha sonra olaylar gelişir…

filmde en çok öne çıkan jim carrey olduğu için ondan bahsederek başlamak doğal olacaktır.

jim carrey bence oyunculuk konusunda performansını arttırarak ilerliyor. spoiler vermek gibi olmasın, iki (belki de üç?) farklı karakteri canlandıran jim carrey hepsini de hakkını vererek oynuyor. oynadığı rollerin mimik kullanımının öne çıktığı, şizofren-obsesif türü (deli işte ne diyeyim) roller olması ve jim carrey’nin bir mimik ustası olması sebebiyle bu filmin oyunculuğunu geliştirdiğine bir kanıt oluşturmadığı iddia edilebilir. ne var ki bu, bence, gerçeği yansıtmayacaktır; zira jim carrey gerçekten değiştiğini hissettiriyor. hissettirmek kelimesi yerine vurguluyor da diyebiliriz. değişiklikten kastım komedi oyuncusu olarak ün yapan jim carrey’nin ciddi projelerde rol alması değil, “her rolün adamı” adamı olmaya doğru hızla ilerlemesidir. zira walter sparrow, ne joel barish‘e benziyor, ne de jim carrey’nin önceki komedi filmi karakterlerine; ancak bu farklı rolün de aynı başarıyla icra edildiğini görüyoruz. yani ben görüyorum. genellemek istemem, beğenmeyenler de olmuştur belki.

jim carrey dışındaki oyunculardan walter’ın karısını canlandıran virginia madsen idare eder bir performans göstermiş. keza filmin geri kalan kadrosunun da çok ahım şahım bir performans göstermediğini de belirtmek isterim. laura tallins’i canlandıran rhona mitra biraz öne çıkıyor gibi bence. sharon stone tadı aldım oyunculuğundan.

kalan oyuncularla ilgili dikkat çekici bir nokta ise şu: bir kaç oyuncu farklı rollerde oynuyor. filme gidenler walter’ın karısı agatha ile fabrizzia isimli hatunun aynı kişi (virginia madsen) olduğunu şaşırarak da olsa farkedeceklerdir. bunun yanında danny huston ve lynn collins de film içinde birden çok karakter canlandıran oyuncular. maddi sıkıntıdan mı yoksa başka bir sebepten mi bu durum, onu bilemedim.

dediğim gibi film bulduğu bir kitaba ve 23 sayısına takıntılı bir adamın(ve çevresindekilerin) hikayesini anlatıyor. buradan uyarmak isterim film kesinlikle “23 sayısının gizemi” üzerine kurulu bir film değil. her ne kadar günlük yaşantımızdaki bir çok olaylar ile 23 sayısının çok acayip bağlantıları filmde açıklansa da bu film walter sparrow’un 23 sayısı yüzünden aklını kaybedişini anlatıyor. yani demek istediğim şu: filmden sonra “abi alakasız alakasız yerlerden 23 sayısını buluyorlar. ne alakası var biraz daha inandırıcı olabilirdi.” tarzında eleştiriler yapmayın, rica ederim. film aklını kaybetme noktasına gelen (…ve belki kaybeden?) bir adamın hikayesini anlatıyor, 23 sayısının fantastikliğini ispatlamaya çalışmıyor.

film bittiğinde birçok nokta açık kalmış gibi geliyor insana. yine de üzerinde biraz düşündüğünüzde çoğu şey açıklığa kavuşuyor. senaryosu gayet güzel olan bir film; ancak izleyicinin alışık olduğu bir şekilde bitmesi, filmin sonunun çoğu kişi tarafından tahmin edilmesini sağlayabilir. yine de bütün bunlar film bittiğinde adınızı, doğum gününüzü vs. hesaplamanıza engel olmayacaktır.

özetlemek gerekirse son derece başarılı bir film. çoğu kişi ilk yarısının sıktığını belirtiyor; ancak bütünüyle sürükleyici ve başarılı bir film olduğunu düşünüyorum ben. hiçbir şey için değilse bile jim carrey için gidilmesi gereken bir film bence. bu arada jim carrey, sözüm sana!

- tek başına sırtlamayacağın, oyuncu kadrosu biraz daha iyi ve biraz daha ciddi yapımlarda boy göster. oscar al, jenny abla’ya bir oscar heykelciği götür.

- saçlara bir şekil ver.

giderayak şeklimi de yapayım: 23 ->  2/3= 0,666 

http://movies.about.com/od/thenumber23/ig/Number-23-Photos/index.htm

heroes ile ilgili konuşmaya başlamadan önce bir şeyi itiraf etmem gerekir, o da şudur: ben bu diziyi lost‘un verdiği 12 haftalık arada izlemeye başladım. hem de sadece zaman geçsin diye. lakin sonradan ne büyük hata yaptığımı anlamış oldum.

 heroes, şu an nbc‘de yayınlanmakta olan ve insanlardaki genetik değişimleri konu alan bir dizidir. genetik değişimi şöyle açıklamak isterim: tam olarak marvel tarzı bir genetik değişim değil bu. yani “hop, üstüme radyoaktif döküldü. gözlerimden ateş saçıyorum.” gibisinden gelişmiyor olaylar. her karakter güçlerini zaman içinde keşfederek, zamanla geliştiriyor; ancak bu güçlere neden olan şeyi henüz kimse bilmiyor. siz okuyanları aşağıya almadan önce, “aşağıda yazılanlar bütün tadımı kaçırdı. ben daha izlemediydim tam.” sızlanmalarını almayacağıma emin olmak istiyorum bir de.

dizinin etrafında döndüğü belli karakterler var; ama bana kalırsa karakterler çok özgün. yetenekleri çoğu kişiye x-men, fantastic 4 ve hatta hulk gibi yerlerden tanıdık gelebilir; ancak bu yeteneklerin yaşantılar üzerindeki etkileri bence gayet güzel yansıtılmış.

wolverine benzeri bir şekilde dokularını yenileyebilen amigo kız claire bennet, görünmez adam claude, otomatikman herkesin güçlerini alabilen peter petrelli, onun uçma yeteneğine sahip olan ancak bu yeteneği belli etmemeye çalışan, kongre adayı abisi nathan petrelli, geleceğin resmini çizebilen isaac mendez, düşünce okuyabilen matt parkman, hulk‘ı andıran bir şekilde çok güçlü bir alter egosu olan niki sanders, niki’nin duvarların içinden geçebilen kocası D.L, her türlü elektronik mesajlaşmayı izleyebilen hana gitelman, esrarengiz katilimiz gabriel sylar ve elbette uzayı ve zamanı kontrol edebilen süper kahramanımız hiro nakamura! bunlar en bilindik kahramanlar, dizide mevcut bir çok kahraman daha var.

bütün bu kahramanların dışında dizinin bir de derin boyutu var. dizide (lost’taki dharma‘yı andıran) esrarengiz bir şirket bağlantısı mevcut. primatech isimli görünürde kağıt fabrikası olan, claire’in babası mr. bennet tarafından yönetilen şirketin göründüğünden çok daha değişik olduğunu anlıyoruz. çoğu karakater bir şekilde primatech tarafından takibe alınmış durumda. ayrıca bir de daha tam açıklanmamış mr. linderman etkeni var dizide.

buradan yukarısı dizi ile ilgili leş bir tanım oldu; zira spoiler oranını minimuma indirmek için inanılmaz kastım.

diziyle alakalı ilgimi çeken bir diğer nokta ise dizide güçlü bir çizgi roman etkisi olması. bilenler bilir, nbc heroes’un yayınlanan bölümleri ile paralel olarak çizgi romanlar yayınlıyor. bu şekilde dizide anlatılmayan, üzerinden hızlı geçilen bazı noktaları daha iyi anlama fırsatınız oluyor. çok güzel kurgulanmış ve çizilmiş olan bu çizgi romanların uzunluğu ise pdf formatında en fazla 5-6 sayfa. keza hiro’nun dizide sıkı bir çizgi roman fanı olması, isaac’ın bir çizgi roman çizeri olması, bu ikilinin kaderlerinin çizgi roman noktasında kesişmesi dizideki çizgi roman etkisinin belirgin örnekleri. son bölümde ise (16. bölüm) stan lee, 3-4 saniye gözükerek (otobüs şoförü rolünde) çizgi roman severlere güzel bir sürprizde bulundu.

dizinin ise bana göre şöyle bir güzel yanı var: üstün güçlerin, sıradan insanların hayatında yarattığı büyük değşimleri çok güzel açıklıyor. niki’nin başına gelenler ile sanders ailesinin yaşadıkları bu bahsettiğimin dizideki en güzel örneği. matt parkman’in gücünün aile yaşantısına etkisi, hiro güçlerinin farkına varınca süper kahraman olmayı isterken, nathan’ın inatla güçlerini saklamak istemesi gibi örnekler de verilebilir. bunlar diziyi, x-men vari bir çizgi roman havasından kurtarıp, diziye bir dram havası veriyor.

 popüler olan iki şeyin karşılaştırılması konulu kanuna uyularak lost ile karşılaştırılmaya başlandı heroes; ancak bunun gereksiz olduğu görüşündeyim ben. zira henüz ilk sezonunun 16 bölümü yayınlanmış olan bir diziyi, 3. sezonunun 9. bölümü yayınlanmış bir dizi ile karşılaştırmak çok da adil olmayacaktır. heroes ile ilgili bu konuda diyebileceğim tek şey sadece 16 bölümü yayınlanmış bir dizi için çok iyi bir performans sergilediği. bunun yanında dikkat edenler heroes’da lost’a yapılan göndermeleri kaçırmayacaklardır.

heroes gerek oyuncularının performansı ile (özellikle ali larter), gerekse de senaryosu ve çizgi roman desteği ile çok özel ve kaliteli bir dizi haline gelmiş durumda şu an. dilerim, dizi ilerledikçe daha da iyiye gitmesi. umarım her bölüm yüzlerce gizemli olay yükleyip, izleyenleri sıkmazlar (lost’a bir taş sallıyoruz).

unutmadan ekleyeyim: dizi amerika’da pazartesi günleri yayınlanıyor. salı sabahı ise paylaşım programlarına düşüyor. mart itibariyle cnbc-e‘de yayınlanacak diye biliyorum.

Turistliğin hakkını veren bir turist olamadım hiç bir zaman. Çok gezen çok bilir lafını da yanlış bir yerden anlamış olacağım ki gecenin bi saatinde kendimi Venedik’in şarapçılarıyla geyik muhabbeti yaparken buldum. Bu yüzdendir ki, İtalya’nın yüzölçümünü, nüfusunu, gelir dağılımını, Floransa’da hangi müzelerde hangi heykellerin olduğunu, Roma’nın gece hayatını ve vesaireyi buraya yazmak abesle iştigal olacaktır. Sizin burada aramanız daha da bir saçma olur çünkü bu bilgileri zaten web üzerinde binlerce sitede bulabilirsiniz. Bu durumda lütfen turistik bir “Asya Tur ile Tatil Yolu” tipi yazı beklentisi içinde olanlar ya beklentilerini değiştirsinler, ya da sağ üst köşedeki çarpı işaretine bassınlar (mouse’un sol tuşu ile).

Aralığın ikinci günü Trento’dan çıktık yola. İlk durağımız Verona’ydı. Bu küçük İtalya şehri aslında diğerlerine nazaran daha bir oturaklı daha bir kendini bilir gözüktü gözüme. Ufak bir arenası, yüzlerce ve oldukça pahalı dükkanların bulunduğu sokakları dışında bir de hoş bir köprüyle bağlı büyük bir kalesi var. Giriş 6 avro olduğundan tenezzül bile etmedim. “Hmm süpermiş ya” deyip geçtim. Verona, diğer tüm İtalya şehirleri gibi kendi mizacı olan bir yer. Biraz kendini beğenmiş, “ben kendi yağımla kavrulurum” der gibi. Dar sokaklarında çoğu İngilizce bilen (İtalya’da pek nadir bir olaydır) iyi giyimli, sanki az sonra abonmanı ile AKM’ye opera izlemeye gidecek insanlar dolaşıyor. Sessiz, vakur ve şık bir yer Verona.

Bu arada, söylemeyi unuttum: Juliette’in hani şu Romeo’ya gösterip de vermeyen güzeller güzelinin sözde evi de burada. Yalnız bizim Ayasofya’da hani baş parmağın konup çevrildiği ve kutsallığına inanılan bir deliğimsi mecra var ya, işte burada o “Juliette’in memesi”. İnsanlar bu eve gelip avlusundaki Juliette heykelinin yanına çıkıp memeyi elliyorlar. Neden? Aşk hayatları süper olsun diye. Yavrucum demezler mi ki adama: kelin ilacı olsa önce kendi başına sürer. Juliette sanki çoluk çocuğa karışmış da yetmişbeşinci evlilik yıldönümünde Romeo’yla sevişirken kalpten ölmüşFotoğrafta da göreceğiniz üzere pırıl pırıl olmuş meme hazretleri ellene ellene. Zaten İtalya’nın turizmden anlamadığını gördüğüm ilk mekan da burası olmuştur. Tam bu heykelin bulunduğu avluda bir “souvenir” tabir ettikleri hatıra eşyası dükkanı var. İlk giriyorsunuz Romeo’lu Juliette’li bardaklar, çanaklar, biraz ilerliyorsunuz, Ferrari bayrağı, biraz daha ilerliyorsunuz, Inter Milan forması. Ben bunu yemem arkadaşım burada belirteyim.

Ardından farzdır diye Venedik’e gittik. Ziyaret ettiğim tüm şehirler arasında en vıcık vıcık turizm kokan, en popülist ve en kasvetli şehirdi burası. Fakat gariptir hayatımın bir kısmını burada geçirmek için içimde inanılmaz bir arzu doğdu ayrılırken. Venedik Santa Lucia tren istasyonun’dan çıkar çıkmaz bizi bir heykel karşıladı. Floransa’da daha sonra göreceğimiz, İsa’nın ölü bedenini kucağında tutan bir Meryem heykeli kopyası. Yalnız bu da ne? İsa’nın üzerinde bir Amerikan bayrağı örtülü. “Beni örtün” diyen Muhammed değil miydi yahu? Bir polis memuru bunun 11 eylül kurbanları için simgesel bir şey olduğunu anlattı daha sonra. “Peki Venedik ile bağlantısı?” dedik. “Yok” dedi. Koşarak uzaklaştık.

venedikVenedik’te bir büyük meydan, bir de şehrin geri kalanı var turistler için. Tüm şehir “Aaa ne acaip? Aaa tekneye taksi yazmışlar? Aaa civciv çıkıcak kuş çıkıcak” şeklinde eblek eblek etrafta dolaşan insanlarla dolu. Yerli halk (3-4 tane adam var zaten) içinse olayın ne kadar tırt olduğunu ağzında sigarayı tutarak, gözlerini hafif kısmış, hızlı hareketlerle, Asos’a tekne yanaştırır gibi bir havayla çırçırını kenara bağlayan adamı görünce anladım.

Sultanahmet’te fesli, sırmalı yelekli, bıyıklı adamları görünce duyduğum tiksintiyi burada da duydum. Çizgili bir tişört, ucundan bir kurdela sarkan gondolcu şapkaları ve onları giyen, durmadan “gondola..gondola..” diyen adamlar; her yerde satılan binlerce, onbinlerce taş maske, hani şu Stanley Kubrick filmindekiler gibi, (okuyucunun hafızasını zorlamaya çalışmak), göğsünde na böyle “ITALY” yazan polarlar …bu güzel ve bir zamanlar “asil” olan şehrin yerle bir olmasını arzulattı bana.

Dar sokaklarında yürürken kendimi düşüncelere dalma arzusunda, uzun kaşmir kabanının yakalarını yukarı kaldırmışomuzları yukarıda yalnız yürürken hayal ettim. Yalnız üzerimdeki anorak buna izin vermedi. Venedik’in tahta panjurları rangarenk pencerelerine bakarken, şehrin sanki bir anlaşma yaptığını düşündüm bu satılabilen her şeyi satmak isteyen insanoğluyla. “Sokaklarıma dokunma. İstasyonu merkez almak şartıyla 1 km’lik çaptaki daire senin olsun. Sokaklarıma dokunma.” Tüm bu yolculuk boyunca bir şehri kent yapan şeyin de sokaklar olduğunu ilk anlamamı sağlayan Venedik’tir zaten. Karanlık bastırıp turistler uyuyunca, şehir normal hayatına devam ediyordu. Vapur - Otobüslerin kalktığı iskelenin birinde şarapçılar oturuyor, şarkı söylüyorlardı. Bir şarapçıyla İtalyanca pratik yapacapım aklıma gelmezdi açıkçası. Ama şarabın mı yoksa sokakta yaşamanın mı doğasındandır bilinmez, bir sıcak, bir can insanlardı bunlar. Tıpkı İstanbul gibi. Bize evlerini tanıtmaları da ayrı güzeldi yalnız. Sicilya’lı olduğunu söyleyen bir abimizin kenarda sızmış birini gösterip “yatak odası”, bir varilin üzerindeki şarabı gösterip “mutfak”, iskelenin en ucuna “balkon” demesi belki de tüm yolculuğun en komik anısıydı. En son da tam giderken görünmez bir kapıyı uzaktan kumandayla (çakmak) açınca kendimi yere attım ben.

En güzeli de elimizden poğaça yiyen serçelerdi. Anlayacağınız Venedik, gece vardiyasını almış kendisine yaşamak için. Turistlerden kalan tek zamanı yani.

Venedik’i geçip Bologna’ya geldik. Kendimi İstanbul’da hissettirdi bana bu şehir. Şans eseri tabii. “Gezip görmeye değer” damgası yemiş mekanların dışındaydı kaldığımız hostel. Demem o ki, şehrin kent kısmını görebildik. Sabah sisinde elinde çantalarıyla işe gidenler, tıklım tıklım otobüsler ve bu otobüslerde uyuyan öğrenciler, Oldukça büyük bir şehir olmasından kaynaklı olacak tadını çıkaramadık bu güzelliğin. Yeterince kaos vardı bu şehirde. Bir lazanyaya 7 avro vermem yalnız soğuttu beni buradan. Ondan sonra zaten sandviçten başka birşey yiyemedim. Büyük şehirdi, lükstü, şıktı Bologna ama pek sevemedim zira hava çok soğuktu.

Bologna - Floransa treni en güzeliydi bindiğimiz trenler arasında. Bu yüzden olsa gerek, ayrı bir heyecan bir enerji vardı içimizde. İstasyon’da hemen bizi yakaladılar turist avcısı amcalar. Ağzı nasıl laf yapıyordu anlatamam. Lan biz hostele gidicektik falan derken adam güzel fiyat verdi giriverdik bir ev-hostele. 4 kişilik ev verdi eleman bize şehrin göbeğinde. Ben de içimden diyorum ki “Du bakalım çıkıcak bi bokluk”. Adam bize evi gösterirken ben (kurnaz istanbulluyum ya!) “Amca sıcak su var di mi yamuk olmasın” dedim. “Olma mı yiğenim” deyip açtı laboyu hakketten sıcak su vardı. Ulan ben nereden hesaplayayım lavobodan gelip de banyodan gelmeyeceğini! Velehasılı, İlk gecemiz kötüydü Floransa’da. Tek tesellimiz bir noel pazarında bulduğumuz sıcak şaraptı.

Turistlik yapmayacağız dedik ama şimdi Sezar’ın hakkını Sezar’a vermeli (baaakk ironiye baaak). Floransa inanılmaz bir şehir. Her yerinden güzellik akan bir yer. Sanat, sanat, sanat! Komple takım “biz turist değiliz hacı” tribinde olsak da Floransa’ya gelip de bir Leonardo bir Michalengelo, Donatello bir Rafael (ivılzına hepşın) görmeden gitmek olmaz dedik. En büyük müzesi olan “Galleria degli Uffici”ye girdik. Kapıda gözümüzden bir film şeridi gibi geçti kürt sorunu, azınlıkların hakları, kıbrıs, fener rum patrikhanesi, IMF stand by’ları…Giriş: 11 avro, İndirimli giriş: Avrupa Birliği Vatandaşı olup 18-25 yaş arası olanlar: 6,50 avro. Kapıdaki Alman eleman (üzerine basarak söylüyorum bu konuya Roma’da tekrar geleceğiz) “paramız yok”, “oturma iznimiz var”, “avrupa birliği vatandaşı haklarına sahibiz aha bu da anlaşma” çemkirmelerimize aldırmadı ve 11 avro’yu çatır çatır aldı bizden. Ardından kendimden ne kadar tiksindiğimi anlatamam. “Ulan bu aygırın önünde 4,50 avro için bunca şebekliğe değer miydi? Avrupa Birliği’ne girmek için göt atan bir ulusun evladı gibi gözükmeye değer miydi? Bunların birliğinin parasıyla Avrupa’da okuyorum. Belki daha güzel bir şey yaparım kendime ve ülkeye. IMF heyetinin önünde kemküm yapanlardan ne farkım kaldı?” dedim. Sonra Leonardo’yu Rafeli, Donatello’yu ve Michalengelo’yu izlerken onların benim için sadece kaplumbağa oldukları zamanlara dönmek istedim. “Mına kodumun Türkleri, olamayacaksınız Lan Avrupalı! Nhıhaha! Vermiyorum indirimi!” diyen ve dört çarpı 4,50 avro eşittir 18 avro için kendinden 20 yaş küçük insanlarla kavga eden adamın yaptığı mastürbasyonu gördüm bir an için o müzenin duvarlarında. Medeniyetin temsilcilerinin zeka seviyelerini de real-time bir simülasyonda görmüş oldum. Genç, toy ve parasız olmam sonucu girdiğim bu tartışma benim Avrupa’nın ve hatta dünya’nın en güzel şehirlerinden birinde güzelliği değil politikayı düşünmeme neden oldu.

Floransa’da tıpkı Venedik gibi turistik bir yer tabii ki. Fakat ziyaretimizin zamanı nedeniyle pek kalabalık değildi. Hatta geceleri insan yoktu sokaklarda. 2 sokak geçip 4 tane Türk dönerci görmemiz de ayrıca hoş bir enstantane oldu. Işıkları, köprüleri, pahalılığı ve Davud’uyla Floransa ilk ayak bastığım andaki “Floransa’dayım laaann!” heyecanımı tatmin etti açıkçası. Bir kafesinde oturup bir roman yazmak nasip etsin inşallah. Tabi o kafede oturup o kahveyi ödeyebilecek kadar para da nasip etsin.

Ve tabii assolist Roma. İki, üç, dört ve hatta daha fazla Roma var aslında onun farkına vardık. Tarihi Roma, Başkent Roma, illegal Roma, mülteci Roma, işportacı Roma… Tarihi merkez dahilinde gezerken yollarda yüzlerce mülteci görmek mümkün. Pakistanlısından Cezayirlisine, Arnavutundan Rusuna binbir çeşit insan. En komikleri de Hintliler. Dünyanın en işe yaramayan icatlarını satıyorlar (örnek: içi talaş dolu lastik. Mıncıklıyosun, şekilden şekile giriyor).

Tabii ki Roma’dır sonuç itibariyle Kolezyum bile yeter. Gladiator’de (böyle mi yazılıyordu bu?) Comodus’un şehre girdiği kapıyı görmek, ne bileyim o taşların üstüne bir zamanlar Dünya’nın en büyük uygarlığının yöneticilerinin oturduğunu düşünmek güzel duygular.

Ah, evet. Roma’da şu Avrupa Birliği muhabbetinin geçtiği yeri anlatmalı. Kolezyum’a gireceğiz. Kasada gördük yine AB vatandaşlarına indirim. Fakat tek bir fark var kasadaki adam İtalyan. Öğrenci kartlarımızı gösterdik ve tek bi kelime etmeden indirimden faydalandık. Bu hikayeyi burada “bakın Almanlar oçöçtür, İtalyanlar candır” demek için değil, İtalyanların ne kadar esnek adamlar olduğunu anlatmak için bu şekilde bağlama ihtiyacı duydum. Bu esneklik tüm ülke hayatına işlemiş. Her yerde.

Kafası fırçalı Roma askeri kılığına girmiş yaşlı adamlar “Fotoo, fotoo” diye etrafta geziyor. Sandaletin altına çorap giymiş birisi, birisi tayt giymiş yumurtaları üşütmeyeyim korkusuyla. Roma’nın en çirkin görüntüsü buydu belki de.

Roma bir büyük şehirde bulunan tüm sorunlara sahip, ulaşım, temizlik, güvenlik vs. vs… Hele arka sokaklara girmeye görün. Bildiğin Tarlabaşı’ydı kaldığımız hostelin mevkii. İtalya’nın en hasta insanları Roma’da toplanmıştı sanki. Bir insan manzarası vereyim ne denyoluklarla karşılaşılabiliyor örnek olsun. Metro’da Roma’nın şehir dışındaki Sabiha Gökçen modeli havaalanına giderken bir adam bağırmaya başladı. “Bitirdiler İtalyayııı! İspanya’dan beter olduuuuk! Cezayirliler, Faslılaaarr, Arnavutlaaarr, Polonyalılaaarrr. Geldiler hep mahfettiler ülkemieee!! Türkler de öyle zaten heeepp! Aynı onlarda! Bitttiiii! İtalya bitti a dostlar! Di mi genç adam?” o genç adam ben oluyormuşum. “Ben de türküm.”Mümkün değil! Sen dün haberlerde çıkmadın mı? Gördüm seni?” “Aboo…Bonasera amca. Ha benim amcama…”

Yok vatikan’a gitmişiz de yok İspanyol merdivenlerine oturmuşuz da, aşk çeşmesiymiş de bilmemne…Geçiniz.

1 haftalık mini bir yolculuktu. Yalnız tabii ki bu kadar kısa anlatılmamalıydı biliyorum. Gelmeyin üstüme. İtalya hakkında öğrendiklerimizi yazalım da bitirelim. Geç oldu.

1) İtalyan erkekleri diye bas bas bağırılan, adam öldürülen olay yaklaşık 3,5 milyarlık bir talep havuzunda bir avuç italyan erkeğinin pazarlama dehasından başka bir şey değildir. Bir Giovanni bir Murat’tan, bir Marco bir Arif’ten, bir Alberto bir Melih’ten farklı değildir.

2) İtalya’da tekstil çok ucuz oluyor, sürekli indirim var diyen, altın günlerinde terör estiren o kadını bulup hayatına son vereceğim. Ateş pahası valla.

3) Saat 10′da dükkan açıp 12′de kapatıp 3 saat öğle yemeği yersen AB’nin en kötü ekonomisi olursun tabi.

4) Avrupa’da böyle değil. (nasıl değil e be manda!)

Bu kadar da yüzeysel bir odunumdur.

Deep purple, grup elemanlarının voleybol takımlarının servis sırası değiştiğindeki halleri gibi her albüm arasında sirküle olup bu durumun sound’a yansıması dışında iyi bir grup. Ancak hayranlarınca iddia edildiği gibi dünyanın en iyi grubu mu? Bence bu dingildek halleriyle değil.

Lafı çok uzatmadan işbu yazıda amacımın Deep Purple‘ı şah veya şahbaz eylemek olmadığından hareketle objektif bir biyografi sunmak isterim:

Deep Purple
Grup o yıllarda Ersen ve Dadaşlar benzerliğiyle dikkat çekiyordu

1968′in enstrumanı eline alanın müzik grubu kurduğu ingiltere’sinde gitarda Ritchie Blackmore, vokalde Rod Evans, basda Nick Simper, klavyede Jon Lord (70′lerin mozart’ı derler) ve davulda Ian Paice (kendisi özünde caz eğitimi falan görmüş bir abimizdir) birlikteliğiyle kurulur. İlk albümleri “Shades of Deep Purple” henüz çıkmadan kendi çaplarında bir popülariteye ulaşıp İskandinavya turnesine çıkarlar. (Emre Aydın gibi.)

Enteresan sayılabilecek şekilde, ilk albümlerinden “Hush” Amerikan top 5 listelerine girebildiyse de İngiltere’de pek farkedilmez. Amerika’nın bu kucak açmasından sonra ikinci albüm “The Book of Taliesyn“, 1969′da yalnızca Amerika’da satışa çıkarılır. Kendi isimlerini taşıyan üçüncü albümlerindeyse bilhassa Jon Lord, barok dönemden etkilenen klasik motiflerle bezeli müziğiyle gral olur. Mevzuubahis albümden sonra rod evans ve nick simper gruptan ayrılır, yerlerine ilk oyuncu değişikliği olarak basçı Roger Clover ve vokalist Ian Gillian (çığlık gralı) katılır.

Grubun kanımca dönüm noktası olan dördüncü albümü, concerto for group and orchestra 1970 yılında piyasaya çıkar. Bu albüm, Jon Lord’un bestelediği 3 part’tan oluşan ve kraliyet orkestrasıyla kaydedilen, o zamanlar rock müziğin klasik müzikle bütünleştiği ilk çalışmadır. Böyle bir albümün ortaya çıkışında Jon Lord’un bu tür bir eğilime sahip olması (barokçu dedik ya?) büyük bir etken olmuştur. Rivayetlere göre Jon Lord, grubun bundan sonraki çizgisini bu şekilde devam ettirmek istese de Blackmore’a kontrolünü kaptırması sebebiyle bu proje suya düşmüştür. Ortaya kalansa bir kısım Deep Purple fanına göre diskografinin yüz karası, ben ve yine birçok insana göreyse rock müziğe verilmiş büyük bir hediyedir.

1971 çıkışlı “Fireball” albümü ve bilhassa bu albümdeki “Strange Kind of Woman” o kadar büyük bir başarı elde etti ki, grup sonraki albümünü montrö’deki casino isimli ünlü mekânda kaydetme kararı aldı. Ancak Frank Zappa‘nın gösterisi esnasında mekanın yanması bu planı suya düşürdü. Bu olayın üstüne “Smoke on the Water” isimli şarkıyı yazan grup, en başarılı tabir edilen çalışmalarına böylece imza attı.

1973 çıkışlı “Who Do We Think We Are?” albümünden sonra grupta bir anlaşmazlık baş gösterdi ve Gillian-Glover ikilisi gruptan ayrıldı. Yine bir oyuncu değişikliğiyle David Coverdale ve Glenn Hughes gruba katıldılar. Bu olay esnasında takvimler 1974′ü göstermekteydi, ayşe tatile çıkmıştı yahut çıkmak üzereydi.

Grup bu haliyle 1974′da Stormbringer albümünü kaydetti. Albümün ilgi çekici yanı, “Soldier of Fortune” isimli münferit olarak mükemmel ancak grubun sound’uyla alakası olmayan, keyif için yapılmış izlenimi veren parçanın bu albümde olmasıdır. Bu albümden sonra Blackmore gruptan ayrılıp Rainbow‘u kurdu. Blackmore ve Coverdale yalnızca bir albümde bir araya gelmiş oldular.

1976′da Coverdale’in de gruptan ayrılıp Whitesnake isimli grubu kurması sonrası grup resmen dağıldı.

1984′te ilk kurucular Blackmore, Gillian, Lord, Glover ve Paice tekrar bir araya gelip “Perfect Strangers” albümünü kaydettiler. Üç yıl sonraysa “The House of Blue Light” albümüyle devam eden bu birliktelik, aynı sorunların tekrar nüksetmesiyle sona erdi. (düşünün ki adamlar eski ekibi toparlıyor sonra herkesin aynı tas aynı hamam olduğunu farkedince yine kavgaya tutuşuyorlar ahah)

1990′dan sonra kanımca grubun sadece Deep Purple’ı kalıp kendisinden bir eser kalmadığı için gerisini de anlatmaya pek gerek görmüyorum.

Güzeldi, canlardı.

ástor piazzolla gerek bıyıklarıyla, gerekse de ülkesinde arzettiği önemle ele alınırsa arjantin bozkırlarının neşet ertaş’ıdır. neuvo tango’nun babası ástor’u ölümünün 14. yılında sevgiyle anarken, ayrıntılı hayat hikayesini türk dilinde ilk kez bu kadar ayrıntılı biçimde sunmaktan iftihar duyuyoruz.

ástor piazzolla, italyan çift vicente “nonino” piazzolla ve asunta mainetti’nin tek çocukları olarak 1921’de buenos aires’te dünyaya gelir.

ástor piazzolla - endamlı güzel

burada dört yaşına dek yaşadıktan sonra 1939’da buenos aires yakınlarında ufak bir kasaba olan mar del plata’ya geri dönene değin bizim asker çocukları gibi, ne yaşadığı yere ne öğretmenleri ne de okuluna alışarak ailesiyle birlikte new york’a göçer küçük ástor.

8 yaşındayken babasının 19 dolara aldığı bandoneon’la müzik kariyerine başlangıç yapan ástor, musiki öğretmeni andrés dáquila ile beraber bu enstrüman üstünde bir yıl kadar çalıştıktan sonra bırakın bıyığı terlemesini, süt dişleri henüz çıkmışken amatör olarak bir stüdyoya girer ve 1931’de ilk kaydını gerçekleştirir.

1933 yılında rachmaninov ekolünün yılmaz temsilcilerinden macar piyanist bela wilda ile piyano çalışmalarına başlar. ástor’un kendi sözleriyle bela wilda ona bach’ı sevmeyi öğretmiştir. kısa bir süre sonra yakın bir aile dostu haline gelecek olan `carlos gardel`’le tanışır. ismini apostroflar içine almamdan, gidin o başlığa bakın şeklinde gizli bir mesaj salmamdan anlaşılabileceği üzere carlos, tango alanında çok önemli bir insandır. carlos’la ástor o kadar iyi anlaşırlar ki ileride tango alanında büyük sembolik anlam taşıyacak “el dia que me quieras” isimli filmde carlos’la ástor beraber rol alırlar. 1935 yılında carlos bir uçak kazasında hakkın rahmetine kavuşur, analar gözü yaşlı, gelinler duvakları yüzlerinde kalakalırlar.

1936’da mar del plata’ya geri dönen ástor, burada kimi tango orkestralarında çalmaya başlar. ástor’un müzik hayatında bach’tan sonra ikinci önemli dönüm noktası bir radyoda sonradan kendi ekibinde keman çalacak olan elvino vardaro’nun `sekstet`ini dinlemesi olur. elvino ve saz arkadaşlarının kendine has tango yorumu ástor’u derinden etkiler ve ástor, kendini tango’ya verme güdüsüyle 1938’de buenos aires yollarına düşer. henüz fatih’in istanbul’u fethettiği demeyelim ancak sokaklarında volta atmaya başladığı yaşta, 17 yaşındadır.

1939’a kadar düğünlerde gelin ve damat gelirken `la cumparsita` meşk eden ikinci sınıf tango orkestralarında çalmaya devam eden ástor, zincirlere sığmayıp taşmak istemekte, büyük orkestralardan birinde `bandoneon` çalmak istemekte, zamanın ünlü bandoneon’cularından pichuco gibi olmayı şiar edinmektedir.

ástor, 1941’de alberto ginastera ile, 1943’deyse raúl spivak ile piyano çalışmalarında bulunur. müzik yanında aşk hayatında da hızlıdır ve dedé wolff ile 1942’de yaptığı evliliğinden mini mini iki çocuk dünyaya getirir.

1943’de “suite para cuerdas y arpas” isimli çalışmasıyla klasik çalışmalarına başlar ve 1944’te o ana dek çaldığı troilo’nun orkestrasını bırakır. 1946’ya kadar ünlü solist francisco fiorentino’nun da bünyesinde bulunan bir orkestrada çalışmaya başlar. 1946-1949 yılları arasındaysa kendi kurduğu bir orkestrada çalmaya devam eder.

1946’da bestelediği “el desbande”, ástor’un ilk geleneksel tango bestesi sayılır. bu besteden sonra, film müzikleri üstünde çalışmaya başlar.

1949’dan sonra çoğu halk müziği (bkz: klasik arjantin musikisi) sanatçısında olduğu gibi ástor’da da değişik mecralara yelken açma arzusu doğar. gönlünü caz’a kaptırarak 28 yaşında bandoneon’u bırakarak kendini besteciliğe adar. 1950-1954 arasında tango’dan ayrı, kendine özgü klasik eserler besteler. bu esnada bir burs yardımıyla paris’e eğitime gider.

klasik besteleriyle birkaç büyük ödül sahibi olan ástor, yine darlanmış olacak ki tango’ya ve enstrümanı bandoneon’a dönüş yapar. paris’te yaylı orkestralar için birkaç tango eseri besteler.

(bu noktada ekleyeceğim bir hadise, bandoneon sanatçılarının genelde enstrümanı oturarak çalmasına rağmen ástor’un bir ayağını sandalyeye koyarak çalmasıdır. [pozisyonun tasviri için coşkun sabah’ın ud çalışını hayal ediniz.])

ástor piazzolla

ástor, 1955’de arjantin’e geri döndükten sonra “octeto buenos aires” (bu da buenos aires sekizlisi demek, çok yaratıcı bir isim.) isimli, çağdaş tango akımının liderlerinden addedilen bir grup kurar. iki bandoneon, iki keman, iki bas, çello, piyano ve gitardan oluşan (sekizli dedin ama dokuz etti diyenler için: ben de çelişkideyim.) bu grupla klasik tango kalıplarını viran eyleyen çalışmalarda bulunurlar. 1958’deyse ástor yine bu ekibi dağıtıp new york’a aranjörlük yapmaya gider.

1958-1960 yılları arasında amerika’da caz ve tangoyu entegre eden çalışmalarda bulunur ve ayrıca burada babasının ölümü üzerine çok meşhur olan “adiós nonino” isimli eserini besteler.

1966’da eşi dedé wolff’le boşanmıştır. 1968’de ünlü şair horacio ferrer’le beraber çalışmaya başlar ve tango dünyasında bir ilk olan sözlü tango hadisesine girerler. bu arada solist amelita baltar’la seviyeli bir beraberlik yaşamaya başlar. (çapkın)

1969’da horacio ferrer’le beraber “balada para un loco” isimli eseri besteler ve ikincilik kazandığı birinci iberoamerikan müzik festivali’ne katılır.

– devam edecek –

-Erasmus’a gittiğini belli etmek-

Bir buçuk aydır içinde bulunduğum durum şeklinde bir giriş düşündüm ama burası sözlük değil şeklinde çemkirmeler almak istemedim. Kapsamlı bir yazı olsun. Elimizden geldiği kadar doğru ve düzgün yazalım ki palanthaser yorulmasın. Afiyet olsun.

Erasmus 1987 yılında hayata geçirilmiş, Avrupa Birliğinin “tek vücut olma” prensibi dahilinde yaratılmış, tüm uygarlığın (burada batı kastediliyor) geleceği ve garantisi olan gençliğin tam anlamıyla komple insanlar olmalarına hızlı yoldan ulaşma amacını güden bir proje. Olayın temeli: projeye dahil olan ülkelerin üniversitelerindeki öğrencilere belli bir miktar hibe verilir. Bu öğrencilere yapılan anlaşmalar ve bürokratik binbir işkenceden sonra diğer üniversitelerde okuma imkanı sağlanır. Kayıt parası alınmaz. Dil kursları ücretsiz verilir. Kültür, dil, akademik bilgi alışverişi yapılır. Öğrenci geri gönderilir. Yıllar sonra kurulacak olan tek hükümetli Avrupa Ülkesinin temelinde en az 3-4 dil bilen, diğer “Avrupalı Kardeşlerinin” kültürünü bilen, birlik duygusu gelişmiş bir gençlik yaratılır.

Ekonomik birlik tamamlanmış tamamlanmış olmasına da Erasmus bile bu paramparça Avrupa’yı bir araya getiremez. Buna sonra değineceğiz. Öncelikle Erasmus’ta neler bekliyor bizi baştan sona bir anlatalım bir Türk üniversitesi öğrencisi olarak. Türkiye’nin Erasmus’a dahil olmasının çarpıklığı da yer almalı tabi bu yazıda.

Erasmus başvuruları açıldı. Gittik okulumuzun Avrupa Birliği merkezine (şimdi çok güzel giydirirdim burada onlara ama yeri değil). Dedik ki ben de istiyorum. Bize bir liste verdiler. Bir de form. Doldur bunları. Şu belgeleri getir. Getirelim. Dolduralım. Nedir kabul kriterleriniz? Not ortalaması, “ITU proficiency exam” (vaay) puanı, gidilen ülkenin dilinin bilinip bilinmediği, bir de “mülakat”. Öncelikle söylemek istiyorum bu kadar tırt bir eleme aşaması daha olamaz. Örnek verelim. ortalaması 3,8 olan fakat almanca bilmeyen bir insan eğer ingilizce yeterlilik sınavından 90 aldıysa, almanca bilgisi emule’ün açık bırakıldığı geceler sonunda alınan meyvelerden öğrenildiği kadar da olsa Almanya’nın en prestijli üniversitelerinden biri olan Karlsruhe üniversitesine gidebiliyor. Yalnız ortalaması 2,5 olan, yeterlilik sınavından 70 alan istanbul erkek lisesi mezunu arkadaşımız yedeklere kalıyor. Ulan adam almancayı anadili gibi konuşuyor. Alman kültürü ile haşır neşir olmuş. Belli ki bir birikimi var, bir tarzı var. Ağzı laf yapıyor. Avrupa’da seni temsil edecek. “Cık”.

Neyse gitmeye hak kazandık. Yüzlerce belge, kağıt, koşturma bekliyor. Learning agreement, ikametgah, nüfus sureti (Bu lazım olmayabilir ama belgelerin peygamberidir. Besmeledir. Yazılmalı.), hesap cüzdanı, kabul mektubu, pasaport fotokopileri, hocaların peşinde koşuşturma ile geçen haftaların ardından imzalatılmış ve kaybolursa “çok kötü şeyler”in olacağı bilinen “ders kabul kağıtları”, karşı okula gönderilen belgelerin gittiğine dair kargo şirketi belgesi fotokopisi, sağlık sigortası (geçerli olacak), cart curt hatta ev baklavacılarının kullandığı yağlı kağıt bile lazım olabilir bulunsun. Yalnız en önemlisi insana insan gibi davranmayı bilecek kadar insan olmayan insanlarla muhattap olmayı kaldırabilecek çelik gibi sinirler. Bunlar bakkallarda marketlerde pek bulunmuyor. Olaya girişmeden bir devlet dairesine gidip deneme yapmak lazım. 10 dakika dayanabiliyorsanız başvuru yapabilirsiniz.

Kağıtların hiç biri kaybolmadı. Dosyanız tastamam. Vize alacaksınız. Niye? Siz bir naavrupalısınız (non-europan ancak bu kadar kötü çevrilirdi sanırım). Şimdi Avrupalı denen insanların birlik mirlik kuramayacağına “ilk” kanaat getirdiğim noktaya geliyoruz.(Sonraları birisi Avrupa Birliği deyince gülmeye başlayacak kadar kafa bulmaya başladım) İki ayrı konsolosluk iki diyalog:

Diyalog 1 - İtalya Vize Başvurusu:

-Merhaba, Erasmus öğrencisi olarak gidicem. Vize başvurusu.

-Şu belgeleri getirin. Şunlara gerek yok.

(ertesi gün)

-Getirdim.

-Tamam iki hafta sonra konsolosluktan alın vizenizi.

Diyalog 2 - Almanya Vize Başvurusu:

-Merhaba, Erasmus öğrencisi olarak gidicem. Vize Başvurusu.

-Hmm…

-Hmm nedir?

-Şurda yazan belgeleri bir getir bakalım.

-(N’oluyo?)

(ertesi gün)

-Getirdim.

-Hmm…

-Hmm derken?

-Nenöyhaben Confirmasyon belgesi yok?

-Ama orda yazmıyor?

-Herşey orda yazacak diye bi kaide var mı?

(ertesi gün)

-Buyrun.

-hmm..

-ananın…

-Efendim?

-Yok bi’şey.

-Babanın hesap numaralarını, annenin çeyiz sandığını, dedenin altın dişlerinin tutarını bi de annanenin memelerinin arasında ne kadar para sakladığının kayıtlarını getir.

-Üstümdeki metal eşyaları istediğinizde neo tribine girip taramak vardı da sizi…

——-

Neyse efendim uzatmayalım. Bu diyalog 1 ay gidiyor ve vize okul açıldıktan 15 gün sonra veriliyor, uçak biletinin ertelenme parası, ayarlanamayan konaklama olayları falan derken Türklüğümüzün tadını çıkarıyoruz.

Erasmus yapacağımız ülkeye geldik. Çantalar sırtımızde elimizde, kimi siyahi arkadaşlar değişik yerler bulmuşlar asacak, yürüyoruz havaalanından. Ha bu arada söylemeden geçmeyelim, okulumuza gösterdiğimiz 3. kur yabancı dil belgesini burda insanlara gösterince bişey olmuyor anlamıyorlar zaten. O dili kullanmak gerekiyor. “How can I go to Sultanahmet” bile diyemediğinizi anlayınca bayağı bir can sıkıyor durum.

Allem ettik kallem ettik okula geldik. Bizi bir socrates/erasmus ofisi karşılıyor. Sağolsunlar ingilizce öğrenme lütfunda bulunmuşlar. Fakat ingilizce konuşacağım deyince bi kızıyor celalleniyorlar. Canları sağolsun. Oturma izni, Pasaport fotokopisi (en iyisi ne biliyor musunuz? şu pasaportun 10 tane temiz fotokopisini alın baştan. Yok yok. 20 olsun.), sigorta, bok püsür…

Kalacak yer ayrı bir dert. Okulun yurtları asla yetmiyor öğrencilere. “Öğrenci” kelimesini duyunca Gollum‘a dönen ev sahipleri de zaten tavana vurdurmuş kiraları. Eziyet de eziyet.

Eve yerleştik (hayat keşke böyle olsa. Oblivion‘daki fast travel gibi. Yahut uyuma tuşu gibi. Kaç saat uyumak istiyorsunuz? 5. Ohoop! Eve taşınmak istediğinizden emin misiniz? Yes. Ohoop!) Derslere girecez. Üniversitenin ingilizce versiyonu çalışmayan web sitesinden ders programını bulmak istiyorsunuz. 2 saat sonra buldunuz diyelim. Fakülteye gittiniz. Hoca da içeride. Hay allah lan bunların olayı nasıldır? çok kızarlar mı? Laf atarlar mı geç gelenlere? Gıcık olsa soru sorsa napıcan? Girdiniz oturdunuz. 1,5 saat “ebebebebe”den daha anlamlı olmayan bişeyler dinlediniz. Çıktınız. Küfürler, “ulan b.k mu vardı da geldik”ler, dil kursu arayışları…

Başka bir ülkede yaşamak, yabancı insanlarla beraber yürümek, onlarla yemek onlarla içmek, sarhoş olmak, politika, sanat, karı-kız sohbetleri yapmak…Gerçekten güzel şeyler. Yalnız bir “gitme psikolojisi” var ki en acısı o. Geride bırakılanların özlemi, arkadaşların güzelliği, sevgiler, öpüşler, sökülen, takılan tekrar sökülüp tekrar takılan cadde döşemelerinin sıkıntısı, acaba döndüğümde neler değişmiş olacak sorusu, dostlarım beni görmeyince beni unutur mu telaşı, zamanın tadını mı çıkarsam yoksa bünyeyi stand-by a mı alsam çelişkisi, yaprak dolması, web-cam’den el sallamalar…İşte bunlar en acı tarafı belki de.(iclâl aydın yazmadı buraları. Kendimi diresiğim masanın üstünde, elimi hafif yumruk yapmış yüzümü de o yumruğa yaslamış uzaklara bakıp gülümseyerek buldum.Kaçın okumayın devamını!)

Şimdi başlayalım, şu doğu-batı çelişkisinin bize nelere mal olduğunu, Erasmus’ta Türkiye’nin varlığındaki yanlışları anlatmaya. Öncelikle en büyük problem dil. Avrupa dillerine hızlı bir bakış atalım: Fransızca, İngilizce, Almanca, Flemenkçe, İspanyolca, İtalanca, Katalanca, Portekizce, Rusça, Bulgarca…diye gider. Bu diller nasıl diller? önden eklemeli. Almanca ve flemenkçe her ne kadar farklı bir dil grubuna dahil olsada, hatta rusça ve bulgarca ne kadar apayrı olsa da bu dillerin tümü birbirine benzemekte. Bu dillerin hiç birinde eminim “yaptırtırdım” denmiyordur. Dolayısıyla sondan eklemeli bir dil olan ve inanılmaz ayrıntıılı bir gramere sahip dilimizin üzerine bu dilleri öğrenmek sıkıyor. Erasmus’a ingiltereye gidenleri saymıyoruz tabi. Bebe dili ingilişçe. Haa işte şimdi burada mükemmel bir nokta var değinilecek. eğer şu seçkin insanlardan biriyseniz, yani ananız babanız okumuş etmişler ise, sizi gidip italyan lisesine, sen benoit’ya, ne bileyim alman lisesi‘ne (hmm) yazdırmadıysa, yahut topu topu 3-4 tane olan yabancı devlet liselerinden birinde okumadıysanız -ki ben alt kültür insanı olarak Galatasaray’da okuyan bir tek süper babadaki Alim’i tanırım- bu iş zor diyorum. Öyle kursa giderek dil öğrenilmiyor. İngilizceyi orta okulda başladım öğrenmeye, kaç film izledik kaç grubun külliyatını dinledik, kaç kitap okuduk, hala anlamıyorum benimle bir Galler’li eleman konuşunca. 3 kur İtalyancayla ben nasıl anlayayım mikroekonomi?

Diğer bir konu: Maslow’un İhtiyaçlar Piramidi var. Nedir? Bir insan şu sıraya göre ihtiyaçlarını karşılar:

-Fizyolojik İhityaçlar (yiyecek, hava, su, ısı, dinlenme, acıdan kaçma, cinsellik)
-Güvenlik İhityaçları (iş güvenliği, barınma-korunma-sağlık, gelecek garantisi)
-Sosyal İhityaçlar (sevme-sevilme, bir gruba ait olma, yakınlık, saygınlık)
-Benlik İhityaçları (özgüven, ilgi-takdir, özsaygınlık)
-Kendini Gerçekleştirme(idealleri realize etmek)
Şimdi Avrupalı insanlar ile üniversitede okumaktan bahsediyoruz. Hangi tabakaya ait olduğumuz, kültür seviyemiz, ekonomik durumumuz hiç önemli değil. Biz geldiğimiz yeri sırtımızda taşıyoruz bu yabancı memlekette. Bizim geldiğimiz yerlerde insanlar su, ısınma, yiyecek bulabiliyor mu? Cinselliklerini yaşayabiliyorlar mı? Bizim geldiğimiz memlekette insanlar güvende mi? Düğünde göbek atarken ölmüyor muyuz? Bizim geldiğimiz topraklarda sevgi ne kadar gelişmiş? İnsanlar yakınlık-saygınlık gibi duyguları yaşıyor mu? Yahut bunları yaşayanlar o toprakların kaçta kaçı?

Ben üst-orta gelirli bir ailenin, oldukça gelişmiş enetelektüel birikimli, iyi giyinen, iyi sevişen, güzel yemekler yiyen, konuşmayı bilen (konuşmasını diyenin dilini eşşek arısı soksun. Bu arada konuyu bölüyorum biliyorum), gral bir Türk vatandaşıyım, demekle olmuyor. Dediğim gibi, doğduğumuz andan vücudumuz çürüyene kadar bu toprakların herşeyini üzerimizde taşıyoruz. Bu insanlar (ecnebiler) birbirlerinden hala tiksinirken, hala düşmanlık ile yanıp tutuşurken, karınları tok olduğu için biz birlik ve beraberlik içindeyiz diyebiliyor ve size birlik beraberlik dersi vermeye kalkabiliyorlar. Hatta aynı ecnebiler, bir barda otururken 2 centin hesabını yapıp sizi çileden çıkarabiliyor, “hesap kapatmak” deyimini anlayamayabiliyorlar.

Biliyorum bu yazı bir medeniyet çatışması tribinde oldu. Nobel’e aday olmayı düşünüyorum. (Lelele demokrasi-a tribute to palanthaser) Yalnız tüm erasmus denen olay kültürlerin kafa kafaya tokuşturulması ile kaynaştırılması amacından ibaret bi olgu. Asla pişman olunmayacak bir deneyim, bir “çok bilme” adımı. Yalnız mavi ekran verdiriyor kimi zaman. Uyumsuz donanım, irq çakışması, fatal error ne derseniz deyin. Bu slot’a o kart girmiyor. Hep biraz sallanıyor. Güç düğmesine bassam mı basmasam mı derken ya zaman geçiyor, ya da cesareti bulup basınca geliyor o masmavi ekran. Reset atsan atamazsın, kapat desen kapanmaz.

Yazmayacaktım yazacağım. Avrupa Birliği Merkezi denen birimden tiksiniyorum.

Mahmutpaşa‘dan divx’e” mantığımın katkılarıyla izlemiş olduğum bu yapım hakkındaki görüşlerimi paylaşacağım sizlerle değerli arkadaşlarım. 

“It has been said that something as small as the flutter of a butterfly’s wing can ultimately cause a typoon halfway around the world…”

Birinci film işte bu sözlerle başlıyordu. Hayatımızda yaptığımız ufacık değişiklikler çevremizdekileri de etkileyen bir dalgalanmaya neden oluyor ve hangi gerçek daha iyi diye düşünmemize neden oluyordu. Birinci filmin başarısının ardından şüphesiz ki Hollywood ekmeğini yemeye devam etmeliydi ve etti de.

İkinci filmi, kadro tamamiyle değişmiş ama konu olarak bir adım dahi ilerleyememiş olarak görüyoruz, hatta ilk filmi izleyenler için ikinci filmin sonu kesinlikle tahmin edilebilir bir düzeyde kalıyor. Bir şeyleri düzeltmek için çalışıp çabalayan genç, eski fotoğraflara bakarak geçmişe dönüyor ama her seferinde çuvallıyor ve fedakarlık yapmak zorunda kalıyor. Babası yine intihar etmiş oluyor. Yine etrafındaki insanlar sırayla kahroluyor falan. Yani ilk filmden bir adım öne geçememiş bir yapım.

Yine ilkiyle kıyaslayacak olursak, birinci filmde izleyicide merak uyandıran geçmişe yolculukların içiçe geçmesi olayı da bu filmde maalesef hiç yok. Kahramanımız kendi kendine takılmaya devam ediyor.

Ayrıca bu tür filmlerde Hollywood’un en büyük kozu olan güzel kız/yakışıklı erkek fenomeni de bu filmde olamamış maalesef. Başroldeki kızın ahım şahım bir güzelliğini göremedik. Başrol oyuncumuz “gifted teenage“imiz Nick de her ne kadar sarı saç mavi göz konseptini tamamlasa da bir Ashton Kutcher olamamış.

Sözün özüne gelecek olursak başarısız bir film. Zamanınızı boşuna harcamayın derim ben.

“remember, remember, the fifth of november,
gunpowder treason and plot.
i see no reason why the gunpowder treason should ever be forgot.”

Böyle başlar 1980lerin usta çizeri ve birçok ünlü çizgi romanın (From Hell, The League of Extraordinary Gentlemen, Constantine) yaratıcısı Alan Moore’un en takdire şayan eseri V for Vendetta. İsyanın, intikamın, özgürlük için savaşın hikayesidir bu. O zamanlar hızla yükselen süper kahraman imajında tamamen apayrı bir kulvarda seyretmektedir onun hikayesi. V’nin olağanüstü güçleri yoktur, olağanüstü fikirleri vardır. Evet bir maske takar ama kimliğini gizlemek istediği için değil, görünüşünü gizlemek için. ”Özgürlük” kelimesinin taşıdığı anlamın insanlar için ne kadar büyük olduğunu başarıyla anlatır. Filmi de en az çizgi romanı kadar başarılı olmuştur. Sinemadan çıkan herkesin içinde bir devrimci kişilik oluşmuş, en yakın dükkana girip bir maske, bir pelerin, bir şapka ve bir de peruk alarak devrimin ön saflarında yer tutmak için karşı konulamaz bir içgüdü gelişmiştir..

Sinema filmiyle ilgili konuşmadan önce çizgi romanın derinliklerine biraz daha inmek istiyorum. Çizgi romanımız Alan Moore tarafından 1981 yılında kaleme alınmaya başlanmış ve 1988 yılında bitirilmiş. Çizimler ise David Lloyd’a ait. Hikayesi kısaca şöyle:

Nükleer savaş sonrası İngiltere’deki insanlar barışa ve huzura kavuşabilmek için özgürlüklerini faşist bir yönetime teslim etmişlerdir. Ülke yönetimine karşı gelebilecek insanlar için bütün yollar kapalıdır. Öyle ki sanat eserleri, afişler vs. tarzı objelerin kullanımı yasaklanmıştır. Ülkenin tek bir kanalı vardır o da her gün hükümet propagandası yapmaktadır. Gazete, dergi hak getire. Akşam belli bir saatten sonra dışarı çıkmak yasaklanmıştır. İşte böyle bir ortamda bir 5 Kasım gecesi nükleer savaşın sürdüğü dönemde yapılan deneyler esnasında vücudunun tamamı yanan ama ölmeyen, kimliğini kaybetmiş, kendini “V” olarak tanımlayan, ürkütücü bir gülüşe sahip maskesi, pelerini ve daha da ilginç şapkasıyla kıyafetini tamamlayan ve bu ülkede artık bir şeylerin değişmesinin gerektiğini düşünen hafif deli kahramanımız eski parlamento binasını havaya uçurur. Onun için bu hükümeti yıkabilmenin tek yolu vardır o da eski usül saf anarşi. V’nin ikinci plandaki (aslında ilk planda ama halkı da buna o kadar mükemmel dahil ediyor ki..) en büyük amacı ise kendini bulunduğu hale getiren hükümetten intikamını almaktır. Böylece savaş başlar V ile hükümet arasında. Bu yolda V’nin en büyük yardımcısı ve ilerideki aşkı 5 Kasım gecesi parasızlıktan vücudunu satacakken hükümet görevlilerinin elinden kurtardığı Evey Hammond olacaktır. Artık özgürlük ve intikam için bir kıvılcım çakılmıştır. Alan Moore o kadar karanlık ve ürkütücü bir portre çizer ki romanında insan okurken kendini romanın içinde hissetmek bir yana , “devrim için ben de bir şeyler yapmalıyım” ya da “bu hükümet cezasını çekmeli” şeklinde haykırışlar içinde bulunabilir. Roman saf anarşinin ne olup ne olmadığını, faşizmin nelere kadir olduğunu harika bir şekilde okuyucuya aşılıyor. Romanın ilginç detaylarından biri de V’nin yaşadığı gölge galerisidir. İçi türlü sanat eşyalarıyla donatılmış ve ülke içindeki her yere kimseye gözükmeden gidilebilecek (eski metro sistemi sayesinde) bir tasarım. Son derece sanatsal ve destansı bir anlatım, yer yer insanı bu karanlık dünyadan çıkarabilmek adına komik anlar ve uğruna ölünebilecek bir şeyi olan insanların neler yapabileceği üzerine bir başyapıt. Romanın sonunda neler olduğunu da söylemeyeyim bari..

İşte örümcek adam ya da x-men’e göre bambaşka bir yere, anlatıma, dünyaya ve kahramana sahip bu çizgi romanı filme dönüştürmek hiç de kolay değildir elbet. Bu büyük taşın altına elini sokmaya karar veren cengaver bünyeler Matrix filmleri ile çoğu insanın dünyaya bakışını değiştiren, güneş gözlüğünün popülaritesini birkaç kat daha artıran Wachovski kardeşler oldu. Bu sefer değişiklik olarak yönetmen koltuğuna değil, yapımcı koltuğuna geçtiler. Bu eserinin de beyazperde yolunda olduğunu öğrenen Alan Moore’un diğer çizgi romanlarının yaşadığı hezimetlerden sonra bu filme olan desteğini çekmesi bütün hayranları üzdü elbet. Yönetmenlik koltuğuna ise yine Matrix filmlerinde ve ek olarak Star Wars: Attack of the Clones filminde yardımcı yönetmenlik yapmış James McTeigue oturtuldu. İlk yönetmenlik deneyiminde Mcteigue gerçekten de büyük bir işe girişmiş ancak başarıyla da altından kalkmış. Her şeyden önce faşist İngiltere düzenini harika bir şekilde izleyiciye aktarıyor. Gece sokağa çıkma yasağı, her akşam canlı yayında “England Prevails” propagandaları, kötü bir şey olduğunda bile onu hükümet lehine başarıyla çeviren sözde özgür bir medya. V rolünde iste karşımıza Matrix filminin Agent Smith’i Hugo Weaving’i görüyoruz. Zaten etkileyici bir ses tonuna ve konuşmaya sahip olan Weavng’in sesi maske altında buğulanınca ortaya ürkütücü ama etkileyici bir ses çıkmış diyebiliriz. V’nin yoldaşı Evey Hammond rolünde iste Star Wars serisinde Kraliçe Amidala rolüyle kendini aşan Natalie Portman’ı görüyoruz. O güzel buklelerine yazık  oluyor gerçekten..

Gelelim anlatıma. Demiştik ya Alan Moore bu karanlık dünyayı inanılmaz yoğun sanatsal diyaloglarla süslemiştir diye işte filmde de tamamen olmasa da büyük bir kısmında bu tarz diyaloglar karşımıza çıkıyor ve yeterince tatmin olamasak da “buna da şükür” diyebiliyoruz. Zaten V’nin karakterinin tasarımında sanatsal bir zeka hakim. En basit örneği daha filmin başında Evey ile tanışma sahnelerinde V’nin kendini tamamen V’den oluşan kelimelerle tanıtması..

“voilà! in view, a humble vaudevillian veteran, cast vicariously as both victim and villain by the vicissitudes of fate. this visage, no mere veneer of vanity, is it vestige of the vox populi, now vacant, vanished, as the once vital voice of the verisimilitude now venerates what they once vilified. however, this valorous visitation of a by-gone vexation, stands vivified, and has vowed to vanquish these venal and virulent vermin vanguarding vice and vouchsafing the violently vicious and voracious violation of volition. the only verdict is vengeance; a vendetta, held as a votive, not in vain, for the value and veracity of such shall one day vindicate the vigilant and the virtuous. verily, this vichyssoise of verbiage veers most verbose vis-à-vis an introduction, and so it is my very good honor to meet you and you may call me v..”

İnanılmaz değil mi?

Filmi Wachovski kardeşler üstlendi demiştik ya uçmalı kaçmalı, bullet time içeren aksiyon sahnesi olmadan olmazdı tabi..ama beklentilerin (beklentiler “abuk subuk yerlere böyle aksiyonlar koyup filmin havasını bozacak bu adamlar” yönündeydi..) aksine yönetmen McTeigue aksiyonu filme mükemmel bir homojenlikte yayıyor ve kapanış sahnesinde ise zirveye tırmandırarak sinema çıkışı keyif sigaramızı gönül rahatlığıyla yakmamızı sağlıyor..

Sadede geliyorum : “abi ben çizgi romanı okumadım yaa bu filme öyle gitsem sorun olur mu?” diye sormayın, böyle bir şeye gerek yok. Çizgi romanı okumadan giden biri bu filmden yeterince zevk alır ama çizgi romanı okumuş, tadına varmış bir bünyeyle bu filmi izleyenler dediğim gibi çıkışta en yakın dükkandan bir maske, bir pelerin, bir şapka, bir de peruk..

Size tavsiyem; izleyin, izlettirin, okuyun, okutturun, arşivinize mutlaka koyun..

Son sözüm : “Behind this mask there is more than a flesh, behind this mask there is an idea Mr.Creedy and ideas are bulletproof..”

http://www.shadowgalaxy.net/Vendetta/vmain.html (çizgi roman hakkında kaynak)
http://www.imdb.com/title/tt0434409/ (film için kaynak)

Next Page »