-Erasmus’a gittiğini belli etmek-
Bir buçuk aydır içinde bulunduğum durum şeklinde bir giriş düşündüm ama burası sözlük değil şeklinde çemkirmeler almak istemedim. Kapsamlı bir yazı olsun. Elimizden geldiği kadar doğru ve düzgün yazalım ki palanthaser yorulmasın. Afiyet olsun.
Erasmus 1987 yılında hayata geçirilmiş, Avrupa Birliğinin “tek vücut olma” prensibi dahilinde yaratılmış, tüm uygarlığın (burada batı kastediliyor) geleceği ve garantisi olan gençliğin tam anlamıyla komple insanlar olmalarına hızlı yoldan ulaşma amacını güden bir proje. Olayın temeli: projeye dahil olan ülkelerin üniversitelerindeki öğrencilere belli bir miktar hibe verilir. Bu öğrencilere yapılan anlaşmalar ve bürokratik binbir işkenceden sonra diğer üniversitelerde okuma imkanı sağlanır. Kayıt parası alınmaz. Dil kursları ücretsiz verilir. Kültür, dil, akademik bilgi alışverişi yapılır. Öğrenci geri gönderilir. Yıllar sonra kurulacak olan tek hükümetli Avrupa Ülkesinin temelinde en az 3-4 dil bilen, diğer “Avrupalı Kardeşlerinin” kültürünü bilen, birlik duygusu gelişmiş bir gençlik yaratılır.
Ekonomik birlik tamamlanmış tamamlanmış olmasına da Erasmus bile bu paramparça Avrupa’yı bir araya getiremez. Buna sonra değineceğiz. Öncelikle Erasmus’ta neler bekliyor bizi baştan sona bir anlatalım bir Türk üniversitesi öğrencisi olarak. Türkiye’nin Erasmus’a dahil olmasının çarpıklığı da yer almalı tabi bu yazıda.
Erasmus başvuruları açıldı. Gittik okulumuzun Avrupa Birliği merkezine (şimdi çok güzel giydirirdim burada onlara ama yeri değil). Dedik ki ben de istiyorum. Bize bir liste verdiler. Bir de form. Doldur bunları. Şu belgeleri getir. Getirelim. Dolduralım. Nedir kabul kriterleriniz? Not ortalaması, “ITU proficiency exam” (vaay) puanı, gidilen ülkenin dilinin bilinip bilinmediği, bir de “mülakat”. Öncelikle söylemek istiyorum bu kadar tırt bir eleme aşaması daha olamaz. Örnek verelim. ortalaması 3,8 olan fakat almanca bilmeyen bir insan eğer ingilizce yeterlilik sınavından 90 aldıysa, almanca bilgisi emule’ün açık bırakıldığı geceler sonunda alınan meyvelerden öğrenildiği kadar da olsa Almanya’nın en prestijli üniversitelerinden biri olan Karlsruhe üniversitesine gidebiliyor. Yalnız ortalaması 2,5 olan, yeterlilik sınavından 70 alan istanbul erkek lisesi mezunu arkadaşımız yedeklere kalıyor. Ulan adam almancayı anadili gibi konuşuyor. Alman kültürü ile haşır neşir olmuş. Belli ki bir birikimi var, bir tarzı var. Ağzı laf yapıyor. Avrupa’da seni temsil edecek. “Cık”.
Neyse gitmeye hak kazandık. Yüzlerce belge, kağıt, koşturma bekliyor. Learning agreement, ikametgah, nüfus sureti (Bu lazım olmayabilir ama belgelerin peygamberidir. Besmeledir. Yazılmalı.), hesap cüzdanı, kabul mektubu, pasaport fotokopileri, hocaların peşinde koşuşturma ile geçen haftaların ardından imzalatılmış ve kaybolursa “çok kötü şeyler”in olacağı bilinen “ders kabul kağıtları”, karşı okula gönderilen belgelerin gittiğine dair kargo şirketi belgesi fotokopisi, sağlık sigortası (geçerli olacak), cart curt hatta ev baklavacılarının kullandığı yağlı kağıt bile lazım olabilir bulunsun. Yalnız en önemlisi insana insan gibi davranmayı bilecek kadar insan olmayan insanlarla muhattap olmayı kaldırabilecek çelik gibi sinirler. Bunlar bakkallarda marketlerde pek bulunmuyor. Olaya girişmeden bir devlet dairesine gidip deneme yapmak lazım. 10 dakika dayanabiliyorsanız başvuru yapabilirsiniz.
Kağıtların hiç biri kaybolmadı. Dosyanız tastamam. Vize alacaksınız. Niye? Siz bir naavrupalısınız (non-europan ancak bu kadar kötü çevrilirdi sanırım). Şimdi Avrupalı denen insanların birlik mirlik kuramayacağına “ilk” kanaat getirdiğim noktaya geliyoruz.(Sonraları birisi Avrupa Birliği deyince gülmeye başlayacak kadar kafa bulmaya başladım) İki ayrı konsolosluk iki diyalog:
Diyalog 1 - İtalya Vize Başvurusu:
-Merhaba, Erasmus öğrencisi olarak gidicem. Vize başvurusu.
-Şu belgeleri getirin. Şunlara gerek yok.
(ertesi gün)
-Getirdim.
-Tamam iki hafta sonra konsolosluktan alın vizenizi.
Diyalog 2 - Almanya Vize Başvurusu:
-Merhaba, Erasmus öğrencisi olarak gidicem. Vize Başvurusu.
-Hmm…
-Hmm nedir?
-Şurda yazan belgeleri bir getir bakalım.
-(N’oluyo?)
(ertesi gün)
-Getirdim.
-Hmm…
-Hmm derken?
-Nenöyhaben Confirmasyon belgesi yok?
-Ama orda yazmıyor?
-Herşey orda yazacak diye bi kaide var mı?
(ertesi gün)
-Buyrun.
-hmm..
-ananın…
-Efendim?
-Yok bi’şey.
-Babanın hesap numaralarını, annenin çeyiz sandığını, dedenin altın dişlerinin tutarını bi de annanenin memelerinin arasında ne kadar para sakladığının kayıtlarını getir.
-Üstümdeki metal eşyaları istediğinizde neo tribine girip taramak vardı da sizi…
——-
Neyse efendim uzatmayalım. Bu diyalog 1 ay gidiyor ve vize okul açıldıktan 15 gün sonra veriliyor, uçak biletinin ertelenme parası, ayarlanamayan konaklama olayları falan derken Türklüğümüzün tadını çıkarıyoruz.
Erasmus yapacağımız ülkeye geldik. Çantalar sırtımızde elimizde, kimi siyahi arkadaşlar değişik yerler bulmuşlar asacak, yürüyoruz havaalanından. Ha bu arada söylemeden geçmeyelim, okulumuza gösterdiğimiz 3. kur yabancı dil belgesini burda insanlara gösterince bişey olmuyor anlamıyorlar zaten. O dili kullanmak gerekiyor. “How can I go to Sultanahmet” bile diyemediğinizi anlayınca bayağı bir can sıkıyor durum.
Allem ettik kallem ettik okula geldik. Bizi bir socrates/erasmus ofisi karşılıyor. Sağolsunlar ingilizce öğrenme lütfunda bulunmuşlar. Fakat ingilizce konuşacağım deyince bi kızıyor celalleniyorlar. Canları sağolsun. Oturma izni, Pasaport fotokopisi (en iyisi ne biliyor musunuz? şu pasaportun 10 tane temiz fotokopisini alın baştan. Yok yok. 20 olsun.), sigorta, bok püsür…
Kalacak yer ayrı bir dert. Okulun yurtları asla yetmiyor öğrencilere. “Öğrenci” kelimesini duyunca Gollum‘a dönen ev sahipleri de zaten tavana vurdurmuş kiraları. Eziyet de eziyet.
Eve yerleştik (hayat keşke böyle olsa. Oblivion‘daki fast travel gibi. Yahut uyuma tuşu gibi. Kaç saat uyumak istiyorsunuz? 5. Ohoop! Eve taşınmak istediğinizden emin misiniz? Yes. Ohoop!) Derslere girecez. Üniversitenin ingilizce versiyonu çalışmayan web sitesinden ders programını bulmak istiyorsunuz. 2 saat sonra buldunuz diyelim. Fakülteye gittiniz. Hoca da içeride. Hay allah lan bunların olayı nasıldır? çok kızarlar mı? Laf atarlar mı geç gelenlere? Gıcık olsa soru sorsa napıcan? Girdiniz oturdunuz. 1,5 saat “ebebebebe”den daha anlamlı olmayan bişeyler dinlediniz. Çıktınız. Küfürler, “ulan b.k mu vardı da geldik”ler, dil kursu arayışları…
Başka bir ülkede yaşamak, yabancı insanlarla beraber yürümek, onlarla yemek onlarla içmek, sarhoş olmak, politika, sanat, karı-kız sohbetleri yapmak…Gerçekten güzel şeyler. Yalnız bir “gitme psikolojisi” var ki en acısı o. Geride bırakılanların özlemi, arkadaşların güzelliği, sevgiler, öpüşler, sökülen, takılan tekrar sökülüp tekrar takılan cadde döşemelerinin sıkıntısı, acaba döndüğümde neler değişmiş olacak sorusu, dostlarım beni görmeyince beni unutur mu telaşı, zamanın tadını mı çıkarsam yoksa bünyeyi stand-by a mı alsam çelişkisi, yaprak dolması, web-cam’den el sallamalar…İşte bunlar en acı tarafı belki de.(iclâl aydın yazmadı buraları. Kendimi diresiğim masanın üstünde, elimi hafif yumruk yapmış yüzümü de o yumruğa yaslamış uzaklara bakıp gülümseyerek buldum.Kaçın okumayın devamını!)
Şimdi başlayalım, şu doğu-batı çelişkisinin bize nelere mal olduğunu, Erasmus’ta Türkiye’nin varlığındaki yanlışları anlatmaya. Öncelikle en büyük problem dil. Avrupa dillerine hızlı bir bakış atalım: Fransızca, İngilizce, Almanca, Flemenkçe, İspanyolca, İtalanca, Katalanca, Portekizce, Rusça, Bulgarca…diye gider. Bu diller nasıl diller? önden eklemeli. Almanca ve flemenkçe her ne kadar farklı bir dil grubuna dahil olsada, hatta rusça ve bulgarca ne kadar apayrı olsa da bu dillerin tümü birbirine benzemekte. Bu dillerin hiç birinde eminim “yaptırtırdım” denmiyordur. Dolayısıyla sondan eklemeli bir dil olan ve inanılmaz ayrıntıılı bir gramere sahip dilimizin üzerine bu dilleri öğrenmek sıkıyor. Erasmus’a ingiltereye gidenleri saymıyoruz tabi. Bebe dili ingilişçe. Haa işte şimdi burada mükemmel bir nokta var değinilecek. eğer şu seçkin insanlardan biriyseniz, yani ananız babanız okumuş etmişler ise, sizi gidip italyan lisesine, sen benoit’ya, ne bileyim alman lisesi‘ne (hmm) yazdırmadıysa, yahut topu topu 3-4 tane olan yabancı devlet liselerinden birinde okumadıysanız -ki ben alt kültür insanı olarak Galatasaray’da okuyan bir tek süper babadaki Alim’i tanırım- bu iş zor diyorum. Öyle kursa giderek dil öğrenilmiyor. İngilizceyi orta okulda başladım öğrenmeye, kaç film izledik kaç grubun külliyatını dinledik, kaç kitap okuduk, hala anlamıyorum benimle bir Galler’li eleman konuşunca. 3 kur İtalyancayla ben nasıl anlayayım mikroekonomi?
Diğer bir konu: Maslow’un İhtiyaçlar Piramidi var. Nedir? Bir insan şu sıraya göre ihtiyaçlarını karşılar:
-Fizyolojik İhityaçlar (yiyecek, hava, su, ısı, dinlenme, acıdan kaçma, cinsellik)
-Güvenlik İhityaçları (iş güvenliği, barınma-korunma-sağlık, gelecek garantisi)
-Sosyal İhityaçlar (sevme-sevilme, bir gruba ait olma, yakınlık, saygınlık)
-Benlik İhityaçları (özgüven, ilgi-takdir, özsaygınlık)
-Kendini Gerçekleştirme(idealleri realize etmek)
Şimdi Avrupalı insanlar ile üniversitede okumaktan bahsediyoruz. Hangi tabakaya ait olduğumuz, kültür seviyemiz, ekonomik durumumuz hiç önemli değil. Biz geldiğimiz yeri sırtımızda taşıyoruz bu yabancı memlekette. Bizim geldiğimiz yerlerde insanlar su, ısınma, yiyecek bulabiliyor mu? Cinselliklerini yaşayabiliyorlar mı? Bizim geldiğimiz memlekette insanlar güvende mi? Düğünde göbek atarken ölmüyor muyuz? Bizim geldiğimiz topraklarda sevgi ne kadar gelişmiş? İnsanlar yakınlık-saygınlık gibi duyguları yaşıyor mu? Yahut bunları yaşayanlar o toprakların kaçta kaçı?
Ben üst-orta gelirli bir ailenin, oldukça gelişmiş enetelektüel birikimli, iyi giyinen, iyi sevişen, güzel yemekler yiyen, konuşmayı bilen (konuşmasını diyenin dilini eşşek arısı soksun. Bu arada konuyu bölüyorum biliyorum), gral bir Türk vatandaşıyım, demekle olmuyor. Dediğim gibi, doğduğumuz andan vücudumuz çürüyene kadar bu toprakların herşeyini üzerimizde taşıyoruz. Bu insanlar (ecnebiler) birbirlerinden hala tiksinirken, hala düşmanlık ile yanıp tutuşurken, karınları tok olduğu için biz birlik ve beraberlik içindeyiz diyebiliyor ve size birlik beraberlik dersi vermeye kalkabiliyorlar. Hatta aynı ecnebiler, bir barda otururken 2 centin hesabını yapıp sizi çileden çıkarabiliyor, “hesap kapatmak” deyimini anlayamayabiliyorlar.
Biliyorum bu yazı bir medeniyet çatışması tribinde oldu. Nobel’e aday olmayı düşünüyorum. (Lelele demokrasi-a tribute to palanthaser) Yalnız tüm erasmus denen olay kültürlerin kafa kafaya tokuşturulması ile kaynaştırılması amacından ibaret bi olgu. Asla pişman olunmayacak bir deneyim, bir “çok bilme” adımı. Yalnız mavi ekran verdiriyor kimi zaman. Uyumsuz donanım, irq çakışması, fatal error ne derseniz deyin. Bu slot’a o kart girmiyor. Hep biraz sallanıyor. Güç düğmesine bassam mı basmasam mı derken ya zaman geçiyor, ya da cesareti bulup basınca geliyor o masmavi ekran. Reset atsan atamazsın, kapat desen kapanmaz.
Yazmayacaktım yazacağım. Avrupa Birliği Merkezi denen birimden tiksiniyorum.